Uluslararası araştırma ekibi, hayvanların fiziksel ve zihinsel gereksinimlerine odaklanan çalışmalara devam edeceklerini duyurdu (Glasgow Üniversitesi)
Bilim insanları, diğer kuşlarla görüntülü görüşme yapması sağlanan papağanların daha iyi hissettiğini söyledi. Tüyleri temizlemek, ötmek ve oynamak gibi sosyal davranışların daha çok sergilendiği belirlendi.
Pek çok papağan türü yaban hayatında sürü halinde yaşıyor. Ancak evcil papağanlar genellikle tek başına ya da küçük bir grupla yaşamını sürdürüyor. Bu yalnızlık ve can sıkıntısı sebebiyle kuşlarda sallanma, ileri geri yürüme ya da tüy yolma gibi sorunlu davranışlar görülebiliyor.
Kovid-19 pandemisinde pek çok insanın görüntülü görüşmeyle yalnızlık hissinden bir nebze de olsa kurtulduğunu söyleyen araştırma ekibi, papağanlar için de benzer bir çözüm geliştirip geliştirilemeyeceğini görmek istedi.
İskoçya ve ABD’den uzmanlar, papağanlarla sahiplerine odaklanan Parrot Kindergarten adlı eğitim programına katılan kişilerle anlaştı. Böylece sahiplerinin de yardımıyla 18 evcil papağana önce nasıl zil çalacakları ve ardından da bir tabletin ekranında başka bir kuşun fotoğrafına dokunarak onu nasıl arayacakları ve gelen çağrıları nasıl yanıtlayacağı öğretildi.
Çalışma sırasında kuşlar toplamda 147 çağrı bıraktı. Sahipleri de hayvanlarının davranışları hakkında notlar alırken bilim insanları, bin saati aşan görüntüleri analiz etti. Bulgular, görüntülü aramanın kuşlara iyi gelebileceğini gösterdi.
Papağanların, diğer kuşları en çok arayan papağanları daha çok tercih ettiği tespit edildi.
Araştırma ekibinden Dr. Jennifer Cunha, bütün katılımcıların sistemi ileride papağanlarıyla kullanmaya devam etmek istediğini aktardı.
Proceedings of the 2023 CHI Conference on Human Factors in Computing Systems’ta yayımlanan araştırmada imzası olan isimlerden Dr. Ilyena Hirskyj-Douglas şöyle konuştu:
Farklı davranışların yelpazesi beni epey şaşırttı. Bazıları şarkı söyledi, bazıları etrafta oynadı. Bazıları da oyuncaklarını başka bir kuşa göstermek istedi.
Hirskyj-Douglas, bazı kuşların birbirlerinin görüntülerinin yanında uyuduğunu söyledi.
Kaynak: Independent Türkçe, The Guardian, Phys.org
Sahibi, Bobi’nin nasıl bu kadar uzun yaşadığını anlattı
Bekçi köpeği olarak kabul edilen Rafeiro do Alentejo ırkının ortalama yaşam süresi 12 ila 14 yıl (AFP)
Dünyanın en yaşlı köpeği unvanına sahip olan Bobi, 31 yaşına geldi. Guinness Dünya Rekorları, 11 Mayıs 1992’de dünyaya gelen Bobi için Portekiz’in güneyinde yer alan Conqueiros köyündeki evinde cumartesi doğum günü partisi düzenleneceğini açıkladı.
Rafeiro do Alentejo ırkı hayvan, yaşayan en yaşlı köpek unvanını ABD’deki 23 yaşındaki Spike’tan şubatta almıştı. Bobi’nin gelmiş geçmiş en yaşlı köpek olduğu da duyurulmuştu.
Bütün hayatını Costa ailesiyle geçiren köpeğin yaşı, doğumunun ardından kayıt olduğu Leiria Belediyesi Veterinerlik Hizmetleri tarafından teyit edilmişti.
Köpeğin sahibi Leonel Costa, 31 yaşındaki Bobi için cumartesi düzenlenecek etkinliğe çoğu yurtdışından 100’ü aşkın misafirin katılacağını söyledi. Costa, Bobi’nin hayatının şubattaki açıklamanın ardından çok hareketli geçtiğini belirtti:
Birçok gazeteci temasa geçti. Dünyanın dört bir tarafından insanlar Bobi’yle fotoğraf çektirmek için geldiler.
Costa, yaşlı Bobi’nin bu kadar çok ziyaretçiye rağmen sağlık durumunun iyi olduğunu açıkladı:
Onun için kolay olmadı. Sağlığı biraz kötüleşmişti ama şimdi daha iyi.
Costa, Bobi’nin uzun ömürlü olmasının nedenlerinden biri olarak huzurlu bir ortamda yaşamasını gösterdi. Hiçbir zaman tasma ya da zincir takılmayan Bobi, evinin yanındaki ormanda istediği gibi dolaşabiliyor. Köpek ayrıca çok saydıa farklı hayvanla birlikte büyüdü ve bu yüzden hiç yalnız kalmadı.
Sahibi, Bobi’nin artık yürümekte zorlandığını, gözlerinin bozulduğunu ve yaşlı insanlar gibi çok uyuduğunu da sözlerine ekledi.
Gıda güvenliği ve sağlıklı beslenme, yaşanılan ekonomik ve çevresel değişiklikler nedeniyle günümüzün en öncelikli konularından biri haline geldi.
Yakın Doğu Üniversitesi Veteriner Hekimliği Fakültesi ve Ziraat Fakültesi iş birliğinde kurulan Agri-Vet Gıda Teknolojileri Laboratuvarı ile Probiyotik Suş Bankası açıldı. Gıda güvenliği ve sağlıklı beslenme, yaşanılan ekonomik ve çevresel değişiklikler nedeniyle günümüzün en öncelikli konularından biri haline geldi. Bilimsel yöntemlerle, ülkelerin geleneksel gıda üretiminde verimliliği artıracak çalışmalar ise bu anlamda kilit rol oynayacak. Yakın Doğu Üniversitesi’nin Veteriner Hekimliği ve Ziraat fakültelerinin iş birliğinde kurulumu tamamlanarak açılışı yapılan Agri-Vet Gıda Teknolojileri Laboratuvarı ile Probiyotik Suş Bankası da Kıbrıs’ın geleneksel gıda üretiminin verimliliğini ve standardını yükseltecek analiz ve ürünlerle önemli bir fark oluşturacak. Yakın Doğu Üniversitesi Veteriner Hekimliği Fakültesi’nde düzenlenen açılışa Yakın Doğu Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Tamer Şanlıdağ, Veteriner Hekimliği Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Seyrek İntaş, Ziraat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Özge Özden, Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Adile Öniz Özgören, Hemşirelik Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Ümran Dal, Agri-Vet Gıda Teknolojileri Laboratuvarı ve Probiyotik Suş Bankası Koordinatörü Doç. Dr. Beyza Hatice Ulusoy ve pek çok akademisyen ve öğrenci katıldı. Açılışta konuşan Rektör Prof. Dr. Tamer Şanlıdağ, Ziraat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Özge Özden ve Veteriner Hekimliği Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Seyrek İntaş Agri-Vet Gıda Teknolojileri Laboratuvarı ile Probiyotik Suş Bankası’nın yürüteceği çalışmalarla ilgili bilgiler paylaştı. “Ülkemizin geleneksel gıda üretiminde verimliliği artıracak olan Suş Bankası, akademisyenlerimizin pek çok bilimsel araştırmaya imza atmasına da olanak oluşturacak” Açılışta konuşan Prof. Dr. Tamer Şanlıdağ, Agri-Vet Gıda Teknolojileri Laboratuvarı ile Probiyotik Suş Bankası’nın Yakın Doğu Üniversitesi Veteriner Hekimliği Fakültesi ve Ziraat Fakültesi iş birliğinde hayata geçtiğini vurgulayarak, “Farklı alanlarda çalışmalar yürüten bilim insanlarını iş birliği yaparak hayata geçirdiği önemli bir multidisipliner çalışma olarak” tanımladı. Agri-Vet Gıda Teknolojileri Laboratuvarı’nın hayvansal ve bitkisel gıdalarla ilgili pek çok analiz yapabilme kabiliyetine sahip olduğunu söyleyen Prof. Dr. Şanlıdağ, Probiyotik Suş Bankası ile izole edilecek olan probiyotiklerin, süt ürünleri, içecek ve daha pek çok sektörde dışa bağımlı olunan probiyotik ihtiyacını karşılayarak önemli bir işlev göreceğini vurguladı. Prof. Dr. Şanlıdağ, “Ülkemizin geleneksel gıda üretimine büyük bir katkı sunarak verimliliğini artıracak olan Agri-Vet Gıda Teknolojileri Laboratuvarı ile Probiyotik Suş Bankası, akademisyenlerimizin pek çok bilimsel araştırmaya imza atmasına da olanak oluşturacak. Üniversitemize ve ülkemize hayırlı olmasını temenni ediyorum” dedi. “Yerel probiyotik ürünlere büyük önem veriyoruz” Agri-Vet Gıda Teknolojileri Laboratuvarı ile Probiyotik Suş Bankası’nı Veteriner Hekimliği Fakültesi ile yürüttükleri ortak çalışmaların bir ürünü olduğunu söyleyen Yakın Doğu Üniversitesi Ziraat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Özge Özden, ortak projelere devam edeceklerini vurguladı. Hayata geçirecekleri projelerden ilkinin, Kuzey Kıbrıs’ta “Garavulli” olarak adlandırılan soğutulmuş salyangoz etinin raf ömrünü uzatmak için bitkisel yağ ve uçucu yağ bazlı yenilebilir nanomisyonlar üzerinde olacağını söyleyen Prof. Dr. Özge Özden, yerel probiyotik ürünlere de büyük önem verdiklerini vurguladı. Diğer yandan Ziraat Fakültesi bünyesinde arıcılık çalışmalarına da başladıklarını söyleyen Prof. Dr. Özden, “Kıbrıs balı oldukça kaliteli bir bal. Adada yürütülen arıcılık faaliyetlerinde verimliliği artırmaya yönelik çalışmalar yürüteceğiz. Ayrıca balın probiyotik ürünlerde kullanımı ile ilgili de ortak projeler geliştirmeye devam edeceğiz” ifadesini kullandı. “Hayata geçireceğimiz projelerle ülke tarımı, hayvancılığı ve gıda üretiminde büyük bir verimlilik artışı sağlamayı hedefliyoruz” Agri-Vet Gıda Teknolojileri Laboratuvarı ile Probiyotik Suş Bankası’nın veteriner hekimliği ve ziraat alanlarını kapsayan ortak alanlarda yapılacak bilimsel çalışmalarda çok önemli bir katkı sunacağını söyleyen Prof. Dr. Deniz Seyrek İntaş, “Hayata geçireceğimiz projelerle ülke tarımı, hayvancılığı ve gıda üretiminde büyük bir verimlilik artışı sağlamayı hedefliyoruz” dedi. Farklı alanlardan bilim insanlarının bir araya gelerek yürüttüğü çalışmaların önemine de vurgu yapan Prof. Dr. Deniz Seyrek İntaş, “Bu projede emeği geçen akademisyenlerimize ve her zaman yanımızda olan ve bize destek olan Rektörümüz Prof. Dr. Tamer Şanlıdağ’a teşekkür ediyorum” dedi.
ABD’nin Oregon eyaletindeki Portland şehrinde yer alan bir otel, köpekleri olan misafirlerine geceliği yaklaşık 196 bin TL (10 bin dolar) değerinde özel bir paket sunuyor.
ABD’nin Portland şehrindeki The Nines Hotel, köpek sahibi misafirlerine, monogramlı bir köpek yatağı ve evcil hayvan bornozu dahil olmak üzere bir süiti, “siz ve köpeğiniz için süitinize servis edilen dört çeşitli şef küratörlüğünde bir yemek” ile sunuyor.
Köpeğini şımartmak isteyen kişilerin tercih edebileceği bu otel, “en iyi arkadaşınızla en güzel bahar tatilini” vadediyor. Pakete, her gün profesyonel bir köpek gezdiricisinin misafirlerin köpeğini açık havada gezdirdiği bir tur da dahil.
Sunulan hizmet paketinde ayrıca havaalanına gidiş-dönüş ulaşım, evcil hayvan için kişiselleştirilmiş bir karşılama ikramı ve “hem evcil hayvan hem de sahibi ile daha sonra elle boyanmış bir yağlı boya portreye dönüştürülecek bir fotoğraf çekimi” yer alıyor.
Otel, “Bu paketten elde edilen gelirin bir kısmı The Pixie Project’e bağışlanacak ve Portland bölgesindeki evcil hayvanların kurtarılmasına yardımcı olacak” diyor. Bu proje, hayvan sahiplendirme hizmetlerinin yanı sıra evsiz ve düşük gelirli evcil hayvan sahipleri için düşük maliyetli veterinerlik hizmetleri de sunuyor.
ABD’de en iyi kostümlü köpek yarışması düzenlendi. “Bear” isimli köpeğin kral, “Bitsy” isimli köpeğin kraliçe seçildiği yarışmada renki görüntüler ortaya çıktı.
ABD’nin California eyaletinde köpekler, birbirinden renkli kostümlerle sahneye çıktı.
Hayvanlar, en güzel giyinen köpek ünvanını alabilmek için birbirleri ile yarıştı.
San Diego’da düzenlenen yarışmaya ilgi oldukça yoğundu.
KRAL VE KRALİÇE SEÇİLDİLER
Altın tacıyla “Bear” isimli Yorkshire teriyer cinsi köpek kral seçildi.
Küçük arabasıyla yarışmaya katılan “Bitsy” isimli bir başka yorkshire teriyer cinsi köpekse kraliçe ilan edildi.
Diğer taraftan, bu yıl 9’uncusu düzenlenen yarışmadan elde edilen gelir sahipsiz kalan köpeklerin bakımında kullanılacak.
Yarışmada en iyi kostümlü kediler kategorisi de yer alıyor.
Veteriner hekimi Hikmet Karaman, hayvanlarda fazla stresin ölümle sonuçlanması hakkında değerlendirmelerde bulundu.
Covid-19 sürecinden sonra sahipleri ile sürekli evde vakit geçiren hayvanlar da yalnız kalma korkusu, anksiyete durumları görülmeye başlandığını dile getiren veteriner hekimi Hikmet Karaman, hayvanların kesinlikle stresten uzak tutulması gerektiğini söyledi. Özellikle kedilerin daha hassas olduğunu söyleyen Hikmet Karaman,” Mesela bazen duyuyorum kedim tıraş edildikten sonra öldü. Hiç kedi tıraş edildiği için ölür mü? Ama stresten dolayı korkup terk edilmişlik hissine kapılıp ölebilirler. Bu yüzden buraya gelen müşterilerime ilk söylediğim şey ne olursa olsun kedileri stresten uzak tutun.” diyerek stresin ne kadar önemli olduğunu vurguladı.
HAYVANLARDA ARTIŞ GÖSTEREN HASTALIKLAR
Hayvanlarında insanlar gibi metabolizmasının hassas olduğunu ve onlarında hasta olduğuna değinen Karaman,” Aslında bu konuyu çok kalıplaştırmamalıyız ama kış mevsiminde genelde zatürreler, gribal enfeksiyonlar, solunum problemleri olurken yaz mevsiminde ise parazitler, eğer tıraş yapılmayıp tüyleri uzunsa kene vakaları, en önemlisi ise travmalar yani camdan düşüp yaralanmalar, trafik kazaları artabiliyor.” İfadelerine yer verdi.
İnsanlarla yaşayan hayvanlar neden bu kadar benzer özellikler evrimleştiriyor? Yeni bir teori ‘evcilleştirme sendromunu’ açıklayabilir.
19. yüzyılda Charles Darwin, evcilleştirilmiş hayvanlarla ilgili ilginç bir şeyi ilk fark edenlerdendi: Farklı türler, eski yabani atalarıyla karşılaştırıldığında genellikle benzer değişiklikler geliştiriyordu.
Ama neden görünürde ilgisiz olan özellikler farklı evcilleştirilmiş hayvanlarda tekrar tekrar ortaya çıkıyor?
Bilim insanları bu ortak değişiklikler topluluğuna “evcilleştirme sendromu” diyor. Ve bu değişikliklerin olma nedenini de hala hararetle tartışıyorlar.
Proceedings of the Royal Society B’deki yeni bir makale, şu anda popüler olan açıklamaların doğru olmadığını savunuyor. Ve evcilleştirilmiş hayvanların yaşam biçimindeki büyük değişikliklere odaklanan yeni bir açıklama öneriyor. Ayrıca araştırmacıların yol boyunca teorileri de, insanların kendilerini nasıl evcilleştirdiğine dair beklenmedik bir hikâyeyi ortaya koyuyor.
En sık paylaşılan değişiklik, uysallık davranışı. Tüm evcilleştirilmiş hayvanlar, doğal olarak vahşi atalarından daha sakin. Bu çok da şaşırtıcı değil. Eski insanlar evcilleştirmek için muhtemelen uysal ve damızlık hayvanları tercih ediyordu.
Ancak diğer yaygın değişiklikler, ne insanlar için ne de hayvanlar için hiç de faydalı görünmüyor. Daha kısa yüzler, küçük dişler, kırılgan iskeletler, küçük beyinler; farklı deri, kürk ve tüy renkleri gibi.
Evcilleştirilmiş hayvanların hepsi bu özelliklerin tümünü paylaşmaz. Örneğin bu özelliklerden köpeklerde çok, develerde ise yalnızca birkaç tane var.
Ancak her bir değişiklik birden fazla evcil türde görülür.
Bonobolar, “kendi kendini evcilleştirdiğine” inanılan bir tür.
Vahşi hayvanların kendini evcilleştirmesi
Şaşırtıcı biçimde, bazen çok benzer değişiklikler vahşi hayvanlarda da ortaya çıkıyor. Ve bazı bilim insanlarının vahşi hayvanların bir şekilde “kendi kendilerini evcilleştirdiklerini” düşünmelerine yol açıyor.
Bonobo (şempanzeyle yakından ilişkili büyük bir maymun), insan müdahalesi olmadan bu değişikliklere uğrayan bir hayvanın mükemmel bir örneği. Kent tilkileri ise bir diğer örnek.
Vahşi kendi kendini evcilleştirme, adalar gibi izole edilmiş alt popülasyonlarda en yaygın olan şey. Ve bu durum “ada etkisi” olarak bilinen benzer bir olgu ile örtüşebilir.
Daha şaşırtıcı bir biçimde belki modern insanlar da eski atalarımızla karşılaştırıldığında evcilleştirme sendromunun özelliklerini gösteriyor. Bu, biz insanların da kendi kendimizi evcilleştirdiğimiz fikrini ima ediyor.
Bazı bilim insanları, bu değişikliklerin bizi daha sosyal yaptığını, karmaşık diller ve kültürler geliştirmemize yardımcı olduğunu iddia ediyor.
Bu nedenle hayvanlardaki evcilleştirme sendromunun daha net anlaşılması, insanın evrimi hakkındaki bilgilerimizi de geliştirebilir.
Evcilleştirme sendromuna ne sebep olur?
Son yıllarda, evcilleştirme sendromu için iki olası açıklama bilimsel tartışmalara hâkim oldu.
İlki, eski insanların evcilleştirmek için daha uysal hayvanları seçtiğini ve bunun da diğer özelliklerin değişimi için tetikleyici olduğu fikrini öne sürüyor.
Kafesteki sıçanların da evcilleştirme sendromu belirtileri geliştirdiği görüldü. C: Unsplash
Bu fikir, 1959’da başlayan uzun süren ünlü Rus tilki yetiştirme deneyinde destekleniyor. Bu deneyde kafeste tutulan tilkiler sadece evcilleştirilmek için seçildi. Ancak süreç içerisinde “seçilmeyen” diğer “rastgele” özellikleri de geliştirdiler.
İkinci açıklama ise ilk açıklamayı tamamlıyor. Evcilleştirme için seçilmenin diğer özelliklere neden olduğunu ve bunların hepsinin “sinir ucu hücrelerini (neural crest cells)” kontrol eden genlerle bağlantılı olduğunu öne sürüyor. Embriyolarda bulunan bu hücreler birçok hayvan özelliğini oluşturur. Bu nedenle onları değiştirmek aynı anda birden fazla farklılığa neden olabilir.
Evcilleştirme bir seçimden daha fazlası
Ancak yeni araştırma bu iki fikrin davranışlardaki karmaşık evrimsel etkileri aşırı basitleştirdiğini ve belirsizleştirdiğini öne sürüyor.
Öncelikle ünlü Rus tilki deneyinde sorunlar var. Diğer yazarların da belirttiği gibi deney vahşi tilkileri evcilleştirerek işe başlamadı. Deney için Kanada’daki bir çiftlikten gelen tilkiler kullanıldı. Ve çiftlikte yetiştirilmiş tilkiler zaten evcilleştirme sendromunun özelliklerine sahipti.
Üstelik deneyi yapanlar sadece evcilleştirme için tilki seçmediler. Saldırganlık için başka tilkiler yetiştirdiler. Ancak saldırgan tilkiler aynı zamanda evcilleştirme sendromu özellikleri geliştirdiler.
Bebeklerden ayrılma sürecinin- ortak bakım ya da evcilleştirme için- beraberinde getirdiği artan anne stresine uyum sağlamak, evcilleştirme sendromunun itici güçlerinden biri olabilir.
Ve 1930’larda yapılan benzer bir deneyde evcillik veya saldırganlık için kasıtlı bir seçim olmamasına rağmen kafesteki fareler evcilleştirme davranışı da dahil olmak üzere aynı ortak değişiklikleri geliştirdi.
Bu nedenle ‘evcilleştirme sendromu’ insanların hayvanları evcilleştirmek için seçmesinden kaynaklanmayabilir. Değişiklikler -bunun yerine- yeni ev ortamının istenmeyen ortak etkilerinden kaynaklanabilir.
Evcilleştirme sendromu için yeni bir hipotez
Önemli olan sadece insanın evcilleştirmeleri gibi yeni seçilimin etkileri değil. Önceden var olan seçilimin ortadan kaldırılması da bir o kadar önemli. Çünkü ilk etapta vahşi ataları doğal olarak şekillendiren şey bu.
Örneğin evcilleştirilmiş hayvanlar genellikle yırtıcılardan korunur. Bu nedenle onlardan kaçınmak gereken için vahşi özellikler kaybolabilir. Çiftleşme ortakları için de rekabet genellikle azalır. Bu nedenle vahşi üreme özellikleri ve davranışları azalabilir hatta kaybolabilir.
Evcilleştirilmiş hayvanlar genellikle eksiksiz bir şekilde beslenir. Bu belirli özellikleri değiştirebilir. Ancak doğal metabolizmaları ve büyümeleri kaçınılmaz bir şekilde değişir.
Esasında -farklı türler arasında bile- evcilleştirilmiş hayvanlar üzerinde yalnızca “evcillik için seçilim” değil birden çok seçici değişikliğin iş başında olduğunu; evrimsel seçilimdeki ortak geçişlerin sık sık özelliklerde ortak değişikliklere neden olacağı görüşü savunuluyor.
Yeni teori vahşi hayvanların seçiliminin genellikle evcilleştirme tarafından bozulmasının dört yolunu öne çıkarıyor. Bunlar:
– Erkekler arasındaki çatışmanın azalması
-Dişilerin seçim yapabileceği daha az sayıda erkek olması
-Daha güvenilir yiyecek ve daha az yırtıcıya maruz kalma
– Başlangıçta yavruların sağlığını ve hayatta kalmasını azaltan artan anne stresi olarak belirtiliyor.
Bunlardan birkaçı “evcillik için seçilime” benzeyebilir. Ancak hepsini tanımlamak için bu terimi kullanmak yanıltıcı bir şekilde belirsiz ve seçilimdeki diğer değişiklikleri gizler.
Peki kendimizi nasıl evcilleştirdik?
Güncel bir teoriye göre sosyal “beta erkekleri” alfa zorbaları öldürmek için iş birliği yapmaya başladı. Bu erkekler arasındaki rekabetin işleyişini değiştirdi. Ve daha az iri, agresif erkeklerin ortaya çıkmasına neden oldu.
Ancak teori diğer etkilerin de süreçte rol oynadığını öne sürüyor. Örneğin ilk atalarımız müşterek bebek bakımı yeteneğini geliştirdi. Bugün bir yavrunun bakımını paylaşmak- şempanze akrabalarımızda- anne için aşırı stresi tetikleyebilirdi. Ama atalarımız bu artan strese uyum sağladı ve etkili bir hayatta kalma stratejisi kazandı.
Grup toplayıcılığı ve paylaşımı sayesinde daha güvenilir gıda erişimi ve yırtıcı hayvanlara karşı toplu savunma yapmak bizleri daha sosyal, işbirlikçi ve karmaşık yapmış olabilir. Ve diğer evcilleştirilmiş hayvanlarda yaygın olarak görülen diğer değişiklikleri de teşvik etmiş olabilir.
Ne olursa olsun her türdeki belirli itici güçlerin tanınması evcilleştirme sendromunu daha iyi açıklar. Ve Dünya üzerindeki tüm yaşamı şekillendiren evrimsel etkilerin karmaşıklığını yeniden doğrular.
Japonya’da bir adam kalp krizi geçirirken havlayarak alarm veren ve adamın hayatının kurtulmasını sağlayan köpek kahraman ilan edildi.
5 yaşındaki melez Koume’ye, Chiba Şehri, Wakaba-ku’daki bir binicilik kulübünde gösterdiği cesur çalışma nedeniyle itfaiye yetkilileri tarafından resmi bir teşekkür mektubu verildi.
Binicilik kulübüne göre, 25 Şubat’ta ellili yaşlarında bir adam binicilik parkında yere yığıldı.
Genellikle sakin bir yavru olan Koume, havlayarak dikkat çekmeye çalıştı ve ardından insanların adamın yardımına koşmasını sağladı.
O gün adamı kurtaran ekipte olan 23 yaşındaki binicilik eğitmeni Yuna Maruo, “Koume genellikle sessizdir ve yalnızca nadir durumlarda havlar. Ama acil bir durum ortaya çıktığında, Koume havlıyor” dedi.
Wakaba İtfaiyesi, insanların “en ufak bir değişikliğe” karşı tetikte olmaları halinde kalp krizi kurbanlarına hayat kurtarıcı tedavi uygulanabileceğini söyledi.
Kulübe göre, Koume’nin havlaması, personelin hızla bir ambulans çağırmasını sağladı ve sağlık görevlileri, sürücüye tam zamanında otomatik bir harici defibrilatör kullandı.
Kaynak: www.trthaber.com
Devam eden araştırmalar, köpeklerin bu düğmelerle kurduğu ilişkiyi daha açık biçimde ortaya koyabilir (Unsplash)
Son günlerde hem Türkiye’de hem de dünyadaki evcil hayvan sahipleri arasında bir akım giderek yayılıyor: Köpek düğmeleri.
Üzerinde çeşitli kelimelerin yazdığı bir dizi butondan oluşan düzenekler internette ve petshoplarda rağbet görüyor.
Bunları satın alan evcil hayvan sahipleri, köpeklerinin gerçekten de patileriyle bu butonlara basarak iletişim kurduğuna inanıyor.
Örneğin ABD’li Sascha Crasnow, Washington Post’a yaptığı açıklamada, iki yaşındaki Beagle kırması köpeği Parker’ın “ne”, “kelime” ve “insan” yazılı butonlara basarak babasının adını sorduğunu iddia ediyor.
Butonları kullanarak sahipleriyle konuştuğu öne sürülen köpeklerin videoları TikTok gibi platformları dolduruyor. Örneğin hafta başında TikTok’taki #dogbuttons (köpek düğmeleri) etiketi 102 milyondan fazla görüntülendi.
Öte yandan hayvan davranışı uzmanları bu iddialara ve görüntülere ikna olmuş değil.
Barnard College’daki Köpek Bilişi Laboratuvarı’nı yöneten Alexandra Horowitz, köpeklerin sahiplerine zaten ne istediklerini “söylediklerini”, dışarı çıkmak istediklerinde sinyal verdiklerini ve oynamak istediklerinde top attıklarını hatırlatıyor.
Horowitz, köpeklerin bu düğmeleri kullanmayı öğrenebileceğini kabul ediyor. Ancak uzmana göre köpekler bunu yine kendi iletişim becerileri doğrultusunda uygulayabiliyor.
Pennsylvania Üniversitesi’nde köpekler üzerine çalışan araştırmacı Clara Wilson da aynı fikirde.
“Köpekler, nesneler ve eylemlerle eşleştirilmiş sembolleri ve düğmeleri doğru bir şekilde kullanabilir” diyen araştırmacı, şöyle ekliyor:
Ancak bu, dili insanlar gibi kullanma becerisinden çok farklı.
Yine Pensilvanya Üniversitesi’nden doktora sonrası araştırmacı Amritha Mallikarjun, “Köpeklerin düğmeler olmadan da bize ne söylemeye çalıştığını zaten anlıyoruz ama insana ait dilsel bir arayüz kullandığımızda iletişimimize çok fazla şey atfetmeye başlıyoruz” ifadelerini kullanıyor:
Bir köpek ‘seviyorum’ düğmesine basarsa, bunun köpek için anlamı şu olabilir: ‘Bu düğmeye bastığımda herkes beni okşuyor ve adımı söylüyor’.
Araştırmacıların konuyla ilgili çalışmaları sürerken, uzmanlar, bu düğmeleri kullanmanın evcil hayvanların sahipleriyle ilişkilerini çeşitlendirebileceğini düşünüyor.
Hunter College’dan Sarah Byosiere, “İnsanların kendi köpekleriyle etkileşime girmesine ve onları daha iyi anlamasına olanak tanıyorsa bence bu harika” diyor:
Kedilerin dikkatini çekmek köpek gibi diğer hayvanlara kıyasla daha zor olduğu için genellikle “umursamaz” diye niteleniyorlar (Pixabay)
Yeni bir araştırmada bir kedinin sizinle iletişime geçmesini sağlamak için en iyi yaklaşımlar belirlendi.
Üç kedi çağırma tekniğinin denendiği çalışmaya göre, işitsel ve görsel ipuçlarının birleştirildiği bir yöntem, herhangi bir kedinin dikkatini çekme olasılığı en yüksek olan teknik.
Köpeklerin insanlarla etkileşim kurarken onların yüzüne baktığı ve sesli çağrıları dinlediği biliniyor.
Çalışma, Paris Nanterre Üniversitesi’nin Charlotte de Mouzon liderliğindeki araştırma ekibi, kedilerle etkileşim kurarken görmenin mi yoksa sesli ipuçlarının mı daha önemli olduğunu anlamak istedi.
Hakemli bilimsel dergi Animals’ta yayımlanan araştırmada, en az üç yıldır evde yaşayan 18 kedinin (8 dişi ve 10 erkek) üzerinde üç farklı yaklaşım uygulandı.
Bir deneyde kedilere seslenildi ama el işareti gibi herhangi bir hareket yapılmadı. İkinci deneyde onlara doğru işaret edildi ama ses çıkarılmadı. Üçüncü yaklaşımda da hayvanlara hem seslenildi hem de işaret edildi.
En son yapılan kontrol deneyinde ise araştırmacılar hayvanlara ne sesli ne de görsel işaretler verdi. Kediler tamamen görmezden gelindi.
En iyi yöntem hem görsel hem de sesli çağrılar
Hem görsel hem de sesli ipuçlarının kullanıldığı üçüncü yaklaşımın kedilerin dikkatini en fazla çeken teknik olduğu belirlendi. Araştırmacılar bu bulguyu elde edeceklerini önceden düşünmüştü.
Ancak araştırmacılar bu kedilerle daha önce çok fazla vakit geçirmediği için bu bulgu da kedilerin tanımadığı insanlarla nasıl etkileşime girdiğine dair önemli bilgiler sunuyor.
Öte yandan deneylerde, kedilerin sadece görsel çağrılara, sadece sesin kullanıldığı durumdan daha hızlı tepki verdiği de saptandı. Araştırma ekibi bu bulgu karşısında epey şaşırdı.
Sokak kedilerinde görsel çağrılar daha etkili
De Mouzon, sahiplerinin evcil hayvanlarıyla genelde “kedi taklidiyle” iletişim kurmayı sevdiğini, bu yüzden sokakta veya bir kafede gördükleri kedileri de bu şekilde çağırdığını hatırlattı.
Ancak yeni bulgular, özellikle sokak kedilerinde bu tekniğin işe yaramayabileceğini gösteriyor.
De Mouzon, “Bir kedinin sahibiyle iletişim kurmasıyla tanımadığı bir insanla iletişim kurması aynı şey değil” diye konuştu.
Beklediğiniz sonuçlara ulaşmak güzel. Ancak bazen beklemediğiniz sonuçları görmek de güzel. Çünkü bu sizi düşünmeye ve gerçekte neler olup bittiğine dair yeni hipotezler oluşturmaya itiyor.
Görmezden gelindiklerinde stres oluyorlar
Bir başka ilgi çekici bulgu da, kedilerin tamamen görmezden gelindiğinde kuyruğunu daha fazla sallamasıydı.
Köpekler mutluluktan kuyruklarını sallayabiliyor. Ancak uzmanlara göre kedilerde bu davranış, stres veya rahatsızlığın bir göstergesi.